Başı Sağolsun
Usta Ressam
İbrahim Balaban
Vefat Etti
Çoklu organ yetmezliği teşhisiyle bir süredir tedavi gören usta ressam İbrahim Balaban vefat etti.
Abidin Dino'nun "elleriyle görmesini bilen bir ressam" olarak nitelediği, Nazım Hikmet'in "Köylü ressam" dediği İbrahim Balaban 11 Haziran Salı günü son yolculuğuna uğurlandı.



Nazım Hikmet'e çırak oldu
Cezaevinde Ran'dan resim yapmayı öğrenmek isteyen Balaban, Nazım Hikmet'e yönelttiği "Sen beni çıraklığa kabul ediyor musun?" sorusuna aldığı "Sen beni ustalığa kabul ediyor musun?" karşılığıyla, ünlü şaire çırak oldu. Balaban, hissiyatını bir açıklamasında şu ifadelerle aktarmıştı:

İbrahim Balaban'ın yıllarca durup dinlenmeden çizip boyadığı tablolarının hiçbiri istediği gibi olmadı ve yaptığı resimlerde hep bir eksik buldu.

Ran'ın Malta'da volta atarken anlattığı dersleri hiçbir yere not almayan Balaban, her şeyi hafızasında tutup bir sonraki gün Hikmet'e anlatarak çalıştı.



İlk sergisini Fransız Kültür Merkezi'nde açtı
İbrahim Balaban, askerliğinin ardından ilk sergisini Fransız Kültür Merkezi'nde açtı.


"Ne mutlu bana ki Türkiye'de doğdum"

Sanatını "Birinci Dönem", "İkinci Dönem", "Nakışsı Dönem" ve "Oyuncaksı Dönem" gibi dönemlere ayıran Balaban, son yıllarda belirli temalar üzerine çalışmaya başladı.

Sanat anlayışını "Sanat yaşantının izdüşümüdür. Konu bir özdür. Her öz kendi kabuğunu yapar. Ben insanı santimetrik ölçülerle değil, diyalektik yöntemlerle resmediyorum. İnsan-doğa ilişkisinde üretim araçlarının insana bir kimlik kazandırdığını ve bu nedenle benim resimlerimi de biçimlendirdiğini söyleyebilirim. Ben boyaları açık-koyu leke endişesiyle değil, figürlerin özünde çakmaklanan ışığı yakmak için kullanıyorum. Ata göre insan değil, insana göre at çiziyorum." sözleriyle dile getirdi.
Resimlerinde Anadolu köylüsünün yaşam ve uğraş biçimlerini işleyen sanatçı, eserlerinde köyden kente göç sorunlarını, kendine özgü resim diliyle yansıttı.
İbrahim Balaban, 1990'da İnsan Hakları Onur Ödülü'nü, 1998'de Truva Sanat Ödülü'nü, 1999'da ise Türkiye Güzel Sanat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (GESAM) Ödülü'nü aldı.
Nazım Hikmet'in hayatına ışık tuttu
Nazım Hikmet Ran’ın "Ben burada bir ressam Yunus Emre keşfettim. Köylü, orta köylü, köy mektebinde okumuş, berberlik ediyor içerde. Ben resim yaparken başımdan ayrılmaz. Nihayet bir gün boya istedi, verdim ve ilk iş olarak aynada kendi resmini yaptı. İkinci portre bir şaheserdi ve şimdi üç aydır şaheser portreler yapmakla meşgul. Bütün boyalarımı ona verdim.” diye yazdığı Balaban, onunla beraber geçirdiği günleri de kitaplaştırdı.
Nazım Hikmet Ran’ın hayatının bir dönemine ışık tutacak bazı gerçekleri, birlikte ve ayrı ayrı anılarını anlatan Balaban, "Nazım Hikmet'le Yedi Yıl" ve "Nazım Hikmet ve Biz" kitaplarını yazdı.
İki bine yakın yağlı boya tabloya imza atan sanatçı, 50’nin üzerinde sergi açtı, 12 kitap kaleme aldı.
Nazım Hikmet Ran’ın “Köylü ressam” adını verdiği Balaban, Türkiye’de doğmanın verdiği mutluluğu şu sözlerle aktarmıştı:
"Mapuslarda sürünmüş olsam da ne mutlu bana ki Türkiye'de doğdum, bu ülkede yaşadım ve bu ülkede öleceğim. Şimdi oğlum Nazım, Bursa Seçköy'de doğduğum harap evi 'Balaban Müzesi' adıyla açmak istiyor. Bu gerçekleşirse mutlu olacağım."
"Balaban’ın atı, elleri ile görmesini bilen bir ressamı haber veriyor"
Abidin Dino'nun “Balaban'ın resmi neden bu kadar yer etti bende? Balaban'ın yağız bir atı var ki aklımdan çıkmıyor. Arkadan çizilmiş, boynunu yere eğmiş bir at. Balaban’ın atı, elleri ile görmesini bilen bir ressamı haber veriyor. Belli ki Balaban, o atın bakımı ile uğraşmış, onu eyerlemiş, sulamış tımar etmiş, otlatmış. Böylesine bir ilgi ile çizilen at, Balaban’ın atı olur. İşin içinde sevgi ile bilgi bir arada. Balaban, kendine özgü üslubuyla uzun bir dönem kırsal kesim yaşamını aktardı tablolarına… Balaban çizdiğini yaşıyor, biz sadece seyrediyoruz." sözleriyle övdüğü Balaban hakkında, Yaşar Kemal ise şu değerlendirmeyi yapmıştı:
“Bir umut ışığıdır sarıyor insanın içini. Yuyor, temizliyor cümle karanlığı. İşte bu, Balaban'ın kuvvetidir. Balaban söylemek istediğini kestirmeden söylemesini biliyor. Ben Balaban'ın her tablosunu bir türküye benzetiyorum. Şöyle ki, her türkü bir hikâyedir. Bir olaydan çıkmıştır. Olaydan çıkmayan hiçbir türkü yoktur. Olayı anlatınca da hayatı en kestirmeden anlatıyor türküler. İşte Bursa'nın Seçköy'ünden Balaban'ın her tablosunun bir hikâyesi var. Ve hayatından bir parça her tablosu… Rengi ve ışığı ile bir parça…”